Ana içeriğe atla

Kayıtlar

makale etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Biliyordum

S avaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanin başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar. Asker teğmenine koştu hemen: - Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi? 'Delirdin mi?' der gibi baktı teğmen... - Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın! Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı. - Peki, dene bakalım! Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, Yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü: - Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş... - Değdi Komutanım, değdi! dedi asker. - Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun? - Gene de değdi komutan...

Yürek

Yürek Originally uploaded by mefhum Yumdum ellerimi dikenlerinle Deli firtinalara girerim Kirilian umudumu sorgularim Utanmadim senden kendimden Hayat felsefemden. Derin bir iz yoklugun Sözlerini gizlesende Dinliyorum seni Sessizligin ortasinda Hic bir sey yokmus gibi Yasamdan kaydim Kayboldum dev dalgalarda Gözlerimi yumdugumda Sana ulastim.

Yaralar da Çiçek Açar

Yaralar da Çiçek Açar Originally uploaded by mefhum *Ağrısı insanı maksuda eriştirir. Ağrıyan bir ayak yürünecek yollara özlem getirir. Ağrıyan bir diş leziz taamlara özlem getirir. Ağrıyan eller işlenen nakışlara özlem getirir. Ağrıyan bir göz ustalıkla resmedilmiş manzaralara özlem getirir. Ağrıyan kulaklar sevgi sözcüklerine, ruhu sağaltan bir ezgiye özlem getirir. Ağrıyan bir baş hikmetin pınarlarına, tefekkürün dumanlı zirvelerine, bilmenin ve tanımanın lezzetine özlem getirir. Ağrıyan bir yürek En Sevgilinin bağrında dinlenmeye özlem getirir. Ağrımız en büyük nimetimizdir. * ** *Yarasıdır insanın yol azığı, beslendiği çıkını, biriktirdiği dağarcığı. Her ne güzellik varsa iki dudaktan dökülen, yaralı bir sadrın mahsulatındandır. İnsan gariptir, insan yalnızdır, insan anlaşılmazdır, insan karmaşıktır, insan yoksuldur, insan acizdir, insan aşıktır. Dilinden kimsenin anlamadığı, özünden kimsenin haberdar olmadığı, yarasına kimsenin deva bulamadığıdır insan. Kimse bul...

Yol hali

Yâ Nakkaş! Biraz gez, dünyanın hiç kimsenin olmadığını anlarsın. Nereye kök salsan bir başkalık bir yabancılık taşıdığını. Nereye adım atsan sona kaldığını. O zaman anlarsın Adem'den bu yana bu yer'li olmadığını. O ilk adımın hatırası yerli yerinde bu kadar taze dururken neyi neresinden kurcalasan arkasından bir iğretilik bir sonradanlık çıkacağını. Mülkün Gerçek Sahibi bu kadar zahirken, toprak üzerindeki kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken geldiğini bazılarınınsa biraz geç kaldığını. Nazan Bekiroğlu/Yol Hali

Haddini bilmek

Deniyordu ki:Halifesin dikkat et egemen değilsin.Tanrı'dansın, Tanrı değilsin. Manzursun nazar değilsin.Sadece yerini tutansın. Kendisi değilsin.Kutsal nefesten üflendi sana. Kendini kutsal nefes sanma.Ruhumdan, denmiş .Ruhum, denmiş sanma.Bir şeysin, ama kendini her şey zannedip de aldanma.Varlık nedenini unutma. Senin haddin buraya kadar.Haddini bil ötesine kalkışma .... Nazan Bekiroğlu
K albe sözden çok sükuttan mânâlar akar. İnsan evrendeki sükutu anlayabilseydi, kim bilir belki de söz olmayacaktı. İnsanlar sükutun dilinden anlayacak, derin ve manalı bakışlarla konuşacaklardı. Ve ses, sükutun heybetini bozamayacaktı. Konuştuğum zamanlar hep acze düşmüşümdür de ondan kelama sarılmışımdır. Evrendeki her varlıkta sükutu bir süs, bir hikmet olarak algılamışımdır. Sözü ise ancak bir zaruret.. Hep derin denizler kadar heybetli bir sükut dinledim ondan. Sanki durgun ve derin bir ummanin kıyısına varmıştım. Derinliklerinde gönül ve hikmet incilerinin gülümsedigi bir deniz bulmuştum. Hayatın hicbir kasırgası, hadiselerin hiçbir fırtınası onu dalgalandıramıyordu. O denize imrendiğim an, gözlerim su mısralara takılmıştı: Gittim, gittim, denizin, Sınır yerine vardım Halin bana da geçsin! Diye ona yalvardım Bir çılgın vesvesede, İçim didiklense de, Olaydım o cüssede, O’nun gibi susardım.. Gerçekten de öyle olmuştu. Sonsuza götüren bir denizin kıyısına va...

Hüzün

Halet-i ruhiyemiz sürekli dönüşüm halinde, kimi zaman içimiz neşve ile dolarken, kimi zaman hal-i pürmelâle gark oluyoruz. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, hayâllerimiz bu dönüşüme ziyadesiyle katkıda bulunuyor. Mevsimler bile bu işin içinde! Nasıl ki ilkbaharda tohumlar filizlenip doğa renkleniyorsa, baharda içimizdeki sevinçler filizlenip boy veriyor. Ve nasıl ki sonbaharda tüm bitkiler sararıp soluyorsa, içimizdeki sürur, yapraklarını döken ağaç misali soluyor ve yerini hüzün alıyor güzün. Gördüğünüz gibi hislerimizin sanığı ne de çok ve fakat en fazla elemlerimize zanlı arıyoruz…

Sabr

Çiçeksen, baharı bekleyeceksin sabırla... Erken açmayacaksın,kış soğukları vurur... Baharın gelmesinden ümit kesip,toprağın karanlıklarına teslim olmayacaksın, çürür, yok olursun... Tohumsan, toprağın bağrında saklanmaktır mukarrer bir vakte kadar sabır... Karanlığa boyun eğmemektir. Üstündeki yük altında ezilmemektir. Misyonunu unutmamaktır... Zamanı geldiğinde cidarı çatlatabilmek, toprağın üstüne doğru,ışığa doğru tırmanabilmektir. Rabbimin dilediği bir gün var, ışığa çıkmak için, yaratılış misyonumu ifa etmem için... Bunu vird haline getirmektir sabır... Sabır, Rabbin halikiyyetine,ibdasına güveni,bir iç direnci koruyarak baharı bekleme eylemidir. Güneşsen,bekleyeceksin karanlığın koynunda doğum anını... Enerjin yaratılış sırrında saklıdır... Aydınlığı ve karanlığı yaratana teslim olacaksın Baharsan, kışın soğuklarında saklayacaksın binbir rengini, çiçeğini... Kış geçecek ve geleceksin. Buzların içinde çıkacak kardelenler... Toprak bir ana rahmi gibi sak...

KARANLIK

Bay(K) gittiği yerden gelmek bilmiyordu. Onun dünyasında zaten ben bir hiçtim, hiçin kısır çölündeki bu boşlukta yaşadıklarım, gerçek dünyada beni bir nokta kadar küçültmüştü. Var olmanın hafifliği idi bu! Bu küçük karanlık dünyada da, onu beklerken zevkin getirdiği karanlık aydınlanmıyordu bir türlü. İçimdeki kabaran okyanusun dalgalarından o bir Afroditi yaratmıştı! Doğurtmuştu! Sonra kıyıya fırlatıp atıvermişti. Zamanının yokluğundan mı? Bulunduğu ortamın yetersizliğinden mi? Bir türlü görüşemiyorduk. Tatile çıkmıştı. Tatil dönüşünü bekleyerek, hep ileride görüşeceğimizi umarak, hayal ederek günlerimi geçiriyordum. Gözlerimi kapamak karanlığın sonsuz çeşitliliğinde kaybolmak için elime kalemimi almam yeterliydi. Gözlerimi açtığımda beynim ve bedenim her parçası zevkten erimiş olarak kağıda dökülmek istiyordu. Artık beynimle birlikte bedenimde boşalıyordu. �lmak Şehrinde Şey Olmak�için gidilen bu yolculukta zevkin çok önemi vardı. Gerçek dünya ile iletişimimi kestiğim v...

Benide severmisin?

Ey Rasul Sana bakan gözler ne güzel gözlerdi... Seni seven gönüller nasılda kaynıyordu SEN diye... Hasretleri , bağlılkları öylesine derindi ki; SEN, göçtükten sonra bile nefes alışlarında SEN, kalplerinde SEN, dillerinde SEN vardın... Dostun Hz. Ebubekirin bağlılığını düşünüyorum... Ölümle yüzyüze geldiğinde O yine SENİ düşüyor adını sayıkllayarak ’Resulallah ne haldedir’ Diyordu... Kendi acılarını unutacak kadar çok seviyordu SENİ... Miraçtan döndüğünde , senin dostun böyle söylüyor dediklerinde ’O söylüyorsa doğrudur’ diyerek bağlılığını gösteriyordu... Hicret ederken SANA bir şey olursa diye canını ortaya koyuyor her yönden kollamaya kurumaya çalışıyordu SENİ... Hangisi sevmedi ki seni? Hangisi ; ANAM BABAM SANA FEDA OLSUN YA RASULALALLAH demedi ki? Ne Çok seviyorlardı Seni Ey Rasul.... Sende Onları... SENİ Onlar kadar sevmek istiyorum Ya Rasulallah... Onlar kadar bağlanabilmek istiyorum... Kıyaslanamaz onların sevgisiyle sevgim... az kalır ,...

Seninle olmanın en güzel yanı

S eninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun? Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek. Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun? ''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek. Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun? Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek... Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun? Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak. Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun? Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek. Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun? Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara ...

Öpülesi, Kucaklanası Çocuklarımız

Alman İmparatoru 2. Frederik “insanların doğuştan getirdiği dil”i merak etmişti. Elli kadar bebeğe bakan bakıcılar yalnız mamalarını verdiler, altlarını değiştirip bakımlarını yaptılar, bebeklerle hiç konuşmadılar. Peki, bebekler hangi dili konuştu? Kimse bilemedi, çünkü konuşacak yaşa gelmeden elli bebeğin ellisi de öldü. Bu, deney yönünden bir talihsizlik miydi? Deney yönünden değil ama deneye alınan bebekler yönünden bir talihsizlikti; artık bugün biliyoruz ki, konuşulmayan, dokunulmayan, kucaklanmayan, öpülmeyen, koklanmayan bebek yaşamıyor. Bu tür deney bugün yapılamaz. Bilimsel gerçeklerden söz ediyorum. Miami Tıp Fakültesi Dokunma Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Tiffany Field’in “Touch” (Dokunma) adında 2001’de çıkan kitabında yetimhanelerde ve çocuk bakımevlerinde yaptığı gözlemlerin sonucunda şunu açıkça söyleyebiliyoruz ki, bebeklerin sağlıklı gelişimi için onların sürekli bir etkileşim ortamı içinde bulunulmaları gerekiyor. Günlük dille söylerse bebeğe konuşulmas...

Yaşam Bir Araç Olunca

Türkiye’nin değişik yörelerinde konferanslar ve seminerler veriyorum. Odaya girip yüzlere baktığımda çoğu kez “formül bekleyen insanlar” görüyorum; çocuğunun derse çalışması, söz dinlemesi, parasını çarçur etmemesi, odasını toplamasıyla ilgili reçete isteyen insan yüzleri. Konuşmamdan sonra bana sorulan sorular da, doğal olarak, konuşmamla hiç ilişkili olmayan, çocuklarıyla ya da eşleriyle ilgili bir sorunu çözmek için formül isteyen sorular soruyorlar. Sanki şöyle düşünen insanlarla çevrilmiş durumdayım: Bir gemi görüyorlar, bu geminin görünüşüne, büyüklüğüne, taşıma gücüne, hızına, kazandırdığı paraya hayran oluyorlar. Sizin de böyle bir geminiz olmasını ister misiniz, diye soruyorsunuz, “Evet, çok isteriz,” diyorlar. Bu gemiyi yapan insan düşüncesinin temellerini anlatmaya başlıyorsunuz; bu düşüncenin gelişim tarihini ve koşullarını anlatıyorsunuz. Aynı koşullar oluşturulursa, bu toplumun da böyle gemi yapan insanları olacağını göstermeye çalışıyorsunuz. Bakıyorsunuz...