Ana içeriğe atla

Kayıtlar

hikaye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Biz Olabilmek

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir.  Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan yana sıraya dizer ve açıklar; ‘Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak.’ Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır. İşte o ANda bütün çocuklar el ele tutuşur ve beraberce koşarlar.  Hedef gösterilen ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.  Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar.

CEP TELEFONU OLMAK İSTERDİM

Karı ve koca bir akşam yemeklerini bitirdikten sonra, yorgun argın oturma odasına geçerler. Kadın ilkokul öğretmenidir. Öğrencilerine verdiği ‘ne olmak istersiniz’ başlıklı kompozisyon ödevini notlandırmak için masaya geçer. Kocası da eline cep telefonunu alıp, koltuğuna yerleşir. Nihayet yorgun bir günün ardından dinlenebilecektir. Kadın, tüm kompozisyonları notlandırıp işinin bittiğini düşünürken, kenarda kalmış bir ödevin gözünden kaçtığını fark eder ve not vermek için okumaya başlar. Kağıtta yazansa şudur: 'Benim dileğim, akıllı bir telefona dönüşmektir. Dileğim bu çünkü annem ve babam telefonlarını gerçekten çok seviyorlar. Annem ve babam sadece telefonlarına dikkat gösterirler, hatta bazen de beni unuttukları olur. Annem ve babam işten yorgun döndüklerinde, vakitlerini telefonlarıyla geçirirler, benle değil. Önemli bir işle meşgul olsalar dahi, eğer telefonları çalarsa, anında yanıt verirler. Ama aynısını benim için yapmazlar, ağlasam bile… Annem ve babam ...

CEP TELEFONU OLMAK İSTERDİM

Karı ve koca bir akşam yemeklerini bitirdikten sonra, yorgun argın oturma odasına geçerler. Kadın ilkokul öğretmenidir. Öğrencilerine verdiği ‘ne olmak istersiniz’ başlıklı kompozisyon ödevini notlandırmak için masaya geçer. Kocası da eline cep telefonunu alıp, koltuğuna yerleşir. Nihayet yorgun bir günün ardından dinlenebilecektir. Kadın, tüm kompozisyonları notlandırıp işinin bittiğini düşünürken, kenarda kalmış bir ödevin gözünden kaçtığını fark eder ve not vermek için okumaya başlar. Kağıtta yazansa şudur: 'Benim dileğim, akıllı bir telefona dönüşmektir. Dileğim bu çünkü annem ve babam telefonlarını gerçekten çok seviyorlar. Annem ve babam sadece telefonlarına dikkat gösterirler, hatta bazen de beni unuttukları olur. Annem ve babam işten yorgun döndüklerinde, vakitlerini telefonlarıyla geçirirler, benle değil. Önemli bir işle meşgul olsalar dahi, eğer telefonları çalarsa, anında yanıt verirler. Ama aynısını benim için yapmazlar, ağlasam bile… Annem ve babam ce...

Güzel Bir Hikaye

      “Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sordu.           Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı. Öğrenciler, ’50gr!’ …. ’100gr!’ …. ’125gr’ cevabını verdiler. “Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör ve devam etti:“ Ama, benim sorum şu: Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?” - Hiçbir şey - Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu? - Kolunuz ağrımaya başlardı. - Haklısın; peki ya 1 gün boyunca tutsam ne olur? - Kolunuz iyice ağrır, adaleniz spazm yapar, belki de çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda kalırsınız. Sorularına cevap alan profesör, can alıcı noktaya temas etti: - Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıktı mı? Öğrenciler bir ağızdan cevapladılar: “Hayır.” - Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve kas spazmına yol açan olay neydi? Profesör ikinci bir soru daha sordu: - Acıdan ve ağr...

HAYATINIZI SADECE BİR DÖNEM YÜZÜNDEN YARGILAMAYIN

BİR BABANIN ÇOCUKLARINA VERDİĞİ ÇOK ÖNEMLİ BU DERSİ OKUDUKTAN SONRA SİZDE BÜYÜK DERSLER ÇIKARACAKSINIZ HAYATINIZI SADECE BİR DÖNEM YÜZÜNDEN YARGILAMAYIN  4 çocuğu olan bir baba çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran bir ağacın yanına gidip o ağaca bakmalarını istemiş. Her bir çocuğunu da 4 ayrı mevsimde ağacın yanına göndermiş. İlk çocuk kışın gitmiş, ikincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbahar da. Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş. İlk çocuk ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söylemiş. İkinci çocuk hayır, ağaç yeşillikle doluydu ve canlıydı demiş. Üçüncü çocuk başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdiki daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim demiş. Sonuncu çocuk ise hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtmiş. Yaşlı a...

Her Çocuk Özeldir Kısa Film Taare Zameen Aamir KHAN

 Yeryüzündeki yıldızlar Her Çocuk Özeldir Bize düşen görev bu Parlakligi ortaya çıkarmak. Kısa Film  Taare Zameen Aamir KHAN

Sevgili Gelin Hanım

- Beyine hoşlanacağı isim ve sıfatlarla hitap et! - Onun sevdiği yemekleri güzel yap ki, evini özlesin. - Beyin evden çıkarken onu uğurla; akşam döndüğünde güler yüzle karşıla! - En çok güzel görünmen gereken kişinin beyin olduğunu bil! - İffetini ve hayanı muhafaza et. En güzel elbisenin takva elbisesi olduğunu unutma.. Her işimizi murakabe eden ALLAH'I düşün! - Sevgini beyinle ve çocuklarınla paylaş. - Evinin direği ol! Beyin evde olmadığı zaman gözü arkada kalmasın. - Beyine her fırsatta teşekkür etmeyi unutma! Gücü yetmeyeceği külfetin altına sokma, başkalarına da şikayet etme! - Beyinin işlerini makam ve mevkisini bil! Sevincini ve üzüntüsünü paylaş! - Beyinin izni olmadan ve onun müsaade etmeyeceği yerlere gitme! - Tutumlu ol! Müsrif olma. Zor zamanlarda da isyan etme! - Temiz ve tertipli ol. Beyinin elbiseleri de temiz ve ütülü olsun. - Beyinin akrabalarına ve onun sevdiklerine yedirip içirmekten kaçınma. Onlara güzel davran! - Kaynananı tecrübeli bir anne olarak sev ve ...

Kız çocukları

     Evliliklerinin ilk gününde kadın kocası kapıyı kimseye açmamaya karar verip anlaştılar.       İlk olarak ogün damadın anne ve babası evli çiftleri görmeye geldi, kapının hemen ardındaydılar. Kadın ve kocası birbirlerine baktılar, adam kapıyı açmak istedi ama eşi ile yaptığı anlaşma gereği kapıyı açmadı. Böylece anne babası daha fazla bekleyip gittiler. Aynı gün içerisinde bir süre sonra, gelinin ailesi geldi. Eşler anlaşmaya rağmen birbirlerine baktılar. Gelin gözyaşları içerisinde, bunu yapamam diye fısıldayıp kapıyı açtı. Eşi hiçbir şey söylemedi.      Yıllar sonra 4 oğlan çocuğunun ardından 5. olarak kız çocukları dünyaya geldi. Baba yeni doğan kız çocuğu için büyük bir kutlama yapmayı planladı ve tüm tanıdıklarını davet etti. Sonra o gece eşi kocasına  diğer  4 çocuğa böyle bir kutlama yapmadığı halde neden bu sefer böylesine bir kutlama yapmak istediğini sordu. Eşii basit bir yanıt verdi; çünkü yalnızca kızım ba...

Kuyudaki Eşşekten Güzel Bir Ders

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır. En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir. Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, öncekinden daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığıyla sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır. Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır ! Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile. Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabili...

Öfke

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.  Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

Hişt, Hişt!

Sait Faik Abasıyanık Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım. Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte. Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan: -Hişt,dedi. Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken: -Hişt hişt, dedi.

Başarmak

George Dantzig anlatıyor: Berkeley’de California Üniversitesi Matematik Bölümü Öğrencisiydim. Her zaman ki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak defterime geçirdim. O akşam, soruların üzerinde çalışırken bunun profesörün verdiği en zor ödev olduğunu düşündüm. Her gece, başaramasam da sırasıyla her iki problemin üzerinde saatlerce çalıştım. Birkaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her iki problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm.Profesör, masanın üzerine bırakmamı söyledi. Masanın üzerinde kağıttan bir tepe oluşmuştu. Benim kağıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünüp bir sıraya üzgünce oturdum. Altı hafta sonra bir Pazar sabahı kapının vurulmasıyla uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum kaldım. ‘George! George!’ diye bağırıyordu.’Problemi çözmüşsün’ dedi. ‘Tabiiki’ diye cevap verdim.’Çözmem gerekmiyor muydu?’ diye sordum. Profesör, tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev ödevi olmadığını, dünyanın önde gelen matematikçiler...

Biliyordum

S avaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanin başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar. Asker teğmenine koştu hemen: - Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi? 'Delirdin mi?' der gibi baktı teğmen... - Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın! Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı. - Peki, dene bakalım! Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, Yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü: - Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş... - Değdi Komutanım, değdi! dedi asker. - Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun? - Gene de değdi komutan...

Yetim

Yüzümdeki karanlık izi. Yokluğunun izi. Gelmeyişinin, çağırmayışının izi. Büzülmüş bir kalp taşıyorum rüzgarın, yağmurun, güneşin ve karın hışmına uğramış bedenimin bir yerinde. Issız, ıpıslak, taşları yaralı bir sokakta, duyulmamış bir ağıt yakıyor ellerim. Buz gibi susuveriyor gece. İnsan, yaşamaya mahkum edilmiş yalan. Ne duran ne koşan ne susan ne konuşan ağrılı, ateşli, titrek bir bekleyiş içinde, eriyip eriyip yeniden dökülen mum gibiyim, gözyaşları kendine karışan. Ayrılık diyorlar gülleri kül olan gülbağı bağbanının gülden yetimliğine. Terk etmek diyorlar, zalim bir elin tuttuğu keskiyle, bağlı olduğu yerden ipi kesilen çıtasız uçurtmanın gökyüzünün bilinmezliğine çaresizce yükselişine. Başka türlü bir bakış, başka türlü bir yağış, başka türlü bir gülüş, başka türlü bir tutuş, başka türlü bir çınlayış, başka türlü bir çarpılış içindeki çırpınış, kader kuşunun kanatlarından dökülen tüyleri, keder kuyusunun suyuna bırakıveriyor, kupkuru. Çocukluğun içinde saklanan ve bir türlü bu...

Terzi Cemal

Sürmeneli Cemal mi, Almancı Cemal mi, Sultanhamamlı Cemal mi? Hiçbiri değildi belki de. Onca çalkantılı yıllardan ; gelen ve giden yüzlerce dosttan sonra, midesine bir lokma ekmek girmesi için iş geldikçe şak şak şak çalışan iri , kalın makas tanımlıyordu onu en iyi. Doğrusu bu olmalıydı: Terzi Cemal.

Kurşun kalem deyip geçmemek lazım

Kıssadan Hisse Hakkında Düşünceleriniz... Yorum sizin ! Mutlaka Okuyun. Çocuk, büy ükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu: “Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? Benimle ilgili bir hikaye olma ihtimali var mı?” Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi: “Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin.” Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi. “İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç de farklı değil ki!” “Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun. “Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı’dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir.” “İkinci özellik: Zaman zaman her ne ...

Kadinlar cadimidir?

Harun Reşit, savaşta esir aldığı düşman general'e Hayatını bağışlarım ama bir şartım var: Kadınlar hayatta en çok ne ister, budur bilmek istediğim. Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni.' der. General sorar soruşturur, bu çetin sorunun yanıtını arar ve Kafdağı'ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir. Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı arar bulur ve sorar: 'Kadınlar hayatta en çok ne ister? Korkunç cadının, yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur değil. 'Evlen benimle o zaman öğrenirsin istediğini. 'Bu ölümcül teklifi, kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşid'e: '-Kadınlar, en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.' Harun Reşit bizimkinin hayatını bağışlar ya; cadıyla evlenmek kendi için de söz verilmiştir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunç cadı, dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş , karanlık odada. Konuşur cadı: '-Benim kaderim böyle; günün sadece yarısı güzel olabil...

Çağrışımlar

Çok küçük bir yalanı çok büyük bir orantıda dinlediniz mi ..? Çok büyük bir yalanı çok yalın bir doğrultuda söylediniz mi ..? Gecikmiş bir gizemi, birikmiş bir özlemi, sakladınız mı ..? Gelmeyecek bir gideni, olmayacak bir nedeni beklediniz mi ..? Bir gerçeği erken, bir açlığı tokken anladınız mı ..? Hep mi hep ölecekmiş gibi, hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadınız mı ..? Yalanı sürmeye sürmeye, yanlışı görmeye görmeye saklandınız mı ..? Doğruluğun yönünde, doğruların önünde aklandınız mı ...? Ortamsız bir yaşamda, yaşamsız bir ortamda harcandınız mı ..? Özdemir Asaf

Bir An

Bazılarımıza göre, hayat karanlık bir kuyu!.. Son derece ağır bir yük!.. Her gün, her şey biraz daha kötüleşiyor!.. Nokta kadar bir umut ışığı bile yok!.. Böyle düşünüyorsanız bilin ki bu "Müslümanca" bir bakış açısı değil... Hz. Âdem böyle düşünseydi Havva'sına, daha sonra da Cennet'ine kavuşamazdı... Hz. Yusuf böyle düşünseydi, kardeşleri tarafından itildiği karanlık kuyudan dışarı çıkamazdı... Hz. Yunus böyle düşünseydi, balığın karnında kalırdı... Hz. İbrahim Nemrud'un ateşinde yanardı... Peygamberlerimiz en zor anlara bile teslim olmadılar; içlerindeki imana ve iman kaynaklı umuda tutunup, kurtuldular. Böylece her şart altında umut ışıklarının varlığını ispatladılar . Bilin ki, umut ışıkları hiçbir zaman tümüyle sönmez: Çünkü her halimizi gören ve bilen BİRİ var... Öyleyse umutlanalım: Hz. Yusuf'u karanlık kuyuda bulup kurtaran, bizi de güçlüklerden kurtarabilir... Hz. Yunus'u balığın karnından kurtaran, bizi de iç karanlığımızdan kurtarabilir... Hz...

ÖRÜCÜ

Yeni yaptırdığım takım elbiseyi, fakültede o yıl vereceğim ilk derste giymek üzere dolaptan çıkarttım ve binbir itina ile giyinerek yola çıktım. Antredeki aynanın başından bir türlü ayrılamadığım için saatin nasıl geçtiğini anlayamamıştım. İki dakika içinde servis otobüsüne yetişmem gerektiğinden adımlarımı gittikçe sıklaştırıyor ve elimdeki çantayı, sanki hız kazanacakmışım gibi ileri geri savuruyordum. Çantamın bacağıma takılarak beni düşürdüğünü, ancak kendimi yerde bulunca anladım. Pantolonumun bir dizi yırtılmış ve sol avucum, yolun kenarındaki çöp tenekesine çarparak yarılmıştı. Başkaları tarafından görülmüş olmak ihtimaliyle yüzümün kızardığını hissediyordum. Hemen toparlanarak ayağa kalktım ve dizimdeki yırtığı çantamla örtmeğe çalışarak evin yolunu tuttum. Yırtılan pantolonumu örücüye vermeyi, kazadan ancak birkaç hafta sonra akıl ettim. Ve bunlardan birini bularak pantolonumu gösterdim. Bu arada başımdan geçen kazayı anlatmış ve belki de laf olsun diye yaralı...